Mekke’de günler birbirine benzemez. Burada takvim yaprakları değil, yüzler değişir. Her gün başka bir ülkeden, başka bir dilden, başka bir hikâyeden insanlar gelir. Ama gözlerindeki heyecan neredeyse hep aynıdır.
Kimi ilk kez Kâbe’yi göreceği için titrer, kimi yıllardır kurduğu hayalin eşiğinde sessizce ağlar. Kimi de kalabalığın içinde kaybolmuştur; hem yolunu hem cesaretini.
Ben burada en çok şunu öğrendim: Mekke, sadece bir ibadet mekânı değil, aynı zamanda insanın insana emanet edildiği bir yer.
Bazen Türkçe bir cümle duyarım kalabalığın içinde, bazen Özbekçe bir ses… “Otelimizi bulamıyoruz”, “Grubumuzu kaybettik”, “Annemi bir yerde oturtacak yer bulabilir miyiz?” Küçük gibi görünen ama o an için dünyaları büyüten dertler.
Bir teyzenin koluna girip onu gölgelik bir yere götürmek…
Bir amcaya doğru yolu göstermek…
Genç bir çifte, tavafın nasıl yapılacağını anlatmak…
Bunların hiçbiri büyük iş değil belki. Ama burada anlıyorsunuz ki, iyilik büyük olmak zorunda değil, zamanında olmak zorunda.
En çok da ilk kez gelenlerin yüzünü seviyorum. Kâbe’yi gördükleri an durup kalıyorlar. Kimisi telefonuna sarılıyor, kimisi ellerini yüzüne kapatıyor, kimisi sadece susuyor. O an, insanın içinden “İyi ki buradayım, iyi ki buna şahit oluyorum” demek geliyor.
Bazen soruyorlar: “Zor olmuyor mu? Yorulmuyor musun?”
Oluyor. Ama insan burada yorgunluğunu da başka türlü taşıyor. Çünkü burada yapılan her küçük yardım, sanki doğrudan kalbe yazılıyor.
Ben kendimi bir “yardım eden” gibi görmüyorum. Daha çok, misafirlere emanetçi gibi hissediyorum. Çünkü buraya gelen herkes Allah’ın misafiri. Misafire hizmet etmek de, ev sahibine yakışan bir şey.
Mekke bana şunu öğretti:
İnsan bazen sevapları sayarak değil, insan biriktirerek zenginleşir.




















