Bazı şehirler insana sadece adres vermez, istikamet de verir. Medine böyle bir şehir. Burada zaman, duvar saatine değil; ezana, namaza ve kalbin ritmine göre akar. Ben Özbekistan’dan çıkıp Medine İslam Üniversitesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde okumaya başladığımda, bir üniversite hayatına adım attığımı sanıyordum. Oysa kısa sürede anladım ki burada öğrencilik, sadece derslere girip çıkmaktan ibaret değil; insan aynı zamanda kendini de okumaya başlıyor.
Sabahlar Mescid-i Nebevî’ye doğru yürüyerek başlıyor. Güneş daha tam yükselmeden, avluda farklı dillerde selamlaşan insanlar görüyorsunuz. Afrika’dan, Asya’dan, Avrupa’dan gelmiş öğrenciler… Hepimizin pasaportu farklı ama derdi aynı: ilim. Mescid-i Nebevî’nin gölgesi sadece serinlik vermiyor; insana bir ölçü, bir edep ve bir istikrar da kazandırıyor. Burada ders çalışmak, sadece sınav geçmek için değil; bir kültürü, bir dili ve bir medeniyeti anlamaya hazırlanmak gibi.
Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde okumak, dışarıdan bakıldığında sadece gramer ve metin çözümlemesi gibi görünebilir. Oysa işin içinde kelimelerin tarihi, cümlelerin ruhu ve metinlerin taşıdığı büyük bir miras var. Klasik metinleri okurken bazen bir kelimenin peşinde sayfalarca dolaşıyor, bazen bir beyitin altında koca bir kültürün izini sürüyoruz. Bu, sabır isteyen ama insanı zenginleştiren bir yolculuk.
Üniversite kampüsü küçük bir dünya gibi. Aynı sınıfta Endonezyalı, Afrikalı, Orta Asyalı ve Avrupalı öğrenciler var. Herkes Arapçayı farklı bir aksanla konuşuyor ama aynı metni anlamaya çalışıyor. Bu çok kültürlü ortam, insana şunu öğretiyor: Dil sadece iletişim aracı değil, aynı zamanda insanlar arasında kurulan bir köprü. Bir metni birlikte çözmek, bazen uzun bir sohbetten daha fazla yakınlaştırıyor.
Medine’de öğrencilik biraz da denge işi. Bir yanda dersler, ödevler, sunumlar; diğer yanda Mescid-i Nebevî’nin çağrısı… Bazen kütüphaneden çıkıp akşam namazına yetişiyorsunuz, bazen ders arası birkaç dakika mescitte oturup zihninizi toparlıyorsunuz. O anlarda insan, okumanın sadece kitapla sınırlı olmadığını anlıyor. Şehir de sizi eğitiyor, siz de şehri anlamaya çalışıyorsunuz.
Gurbet bu hikâyenin sessiz ama sürekli eşlik eden bir parçası. Özbekistan’daki ailemi, dostlarımı, alıştığım hayatı özlediğim çok oluyor. Ama Medine’de insan uzun süre yalnız kalmıyor. Çünkü burada kardeşlik hızlı kuruluyor. Aynı hedef için yola çıkmış insanların arasında, yalnızlık yerini paylaşıma bırakıyor.
Burada öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu: Dil, sadece kelimelerden ibaret değil; bir bakış açısı, bir düşünme biçimi. Arapçayı öğrenirken aslında bir edebiyatı, bir tarihi ve bir medeniyetin hafızasını da öğreniyorsunuz. Mescid-i Nebevî’ye yakın olmak ise insana sürekli şunu hatırlatıyor: Bilgi arttıkça sorumluluk da artıyor.
Türkiye’den bakanlar için Medine çoğu zaman bir ziyaret, bir özlem, bir dua mekânı. Bizim içinse hem ziyaret hem günlük hayat. Sınav stresi de burada, sevinç de burada, yorgunluk da. Ama bütün bunların üstünde, şehrin insana sürekli fısıldadığı bir şey var: Asıl yolculuk, insanın kendi içindeki yolculuğu.
Mescid-i Nebevî’nin gölgesinde öğrencilik bana şunu öğretti: Dil, sadece konuşmak için değil, anlamak ve inşa etmek içindir. Ve bazı şehirler insanı sadece misafir etmez; onu yavaş yavaş yetiştirir. Medine, benim için artık sadece okuduğum bir şehir değil; bana yön veren, beni dönüştüren bir şehir.




















