Türkiye’de eğitim denince çoğu zaman akla derslikler, sınavlar, müfredatlar ve sonu gelmeyen reformlar gelir. Ancak asıl sormamız gereken soru şu: Biz nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?
Çünkü eğitim sadece bilgi aktarmak değildir. Eğitim, bir bireyin düşünme biçimini, hayata bakışını, sorunlara yaklaşımını, hatta vicdanını şekillendirir. Ve Türkiye’nin yıllardır göz ardı ettiği gerçek şu: Biz bilgi öğretiyoruz ama düşünmeyi öğretmiyoruz.
Bugün eğitim sistemimizin merkezinde “başarı”yı ölçmenin tek yolu sınavlardır. Öğrenciler yıllarını test çözerek geçiriyor ama bir problemi analiz etmeyi, bir fikri sorgulamayı, bir metni eleştirel bakışla değerlendirmeyi öğrenemiyor. Çünkü zaman yok. Çünkü sistem, cevabı bilen çocuklar istiyor; soru soran çocuklar değil.
Bu durum, sadece bireysel gelişimi değil, ülkenin geleceğini de etkiliyor. Yaratıcı endüstrilerde geri kalmamız, bilimde söz sahibi olamamamız, sosyal sorunlara yenilikçi çözümler üretemememiz sadece ekonomik sebeplerle açıklanamaz. Temel sorun, düşünen birey yetiştiremememizdir.
Üstelik bu, sadece büyük şehirlerin sorunu değil. Anadolu’nun dört bir yanındaki binlerce okulda, yetenekli ama fırsat eşitliği bulamayan çocuklar sisteme "uymaya" zorlanıyor. Onlardan mucit olmaları bekleniyor ama fikir üretmeleri değil, kurallara uymaları isteniyor.
Halbuki biz ezberleyen değil, soran; itaat eden değil, düşünen; sınavı kazanan değil, dünyayı anlamaya çalışan bir gençlik yetiştirmeliyiz. Ve bunu yapmanın yolu, sadece müfredat değiştirmekten değil; öğretmenlere güvenmekten, eğitimi siyasetten uzak tutmaktan ve en önemlisi, çocukları “birey” olarak görmekten geçiyor.
Eğitim sistemi bir ülkenin aynasıdır. Bugün baktığımızda, pırıl pırıl çocukların, karanlıkta yönünü aradığını görüyoruz.
O halde artık şu soruyu sormalıyız:
Biz sadece ders anlatan bir sistem mi istiyoruz, yoksa düşünen bir toplum mu?



















