ÖNERİLERİN ÖZETİ:
a) İlköğretim, ortaöğretim ve yüksek öğrenim (üniversiteler) olmak üzere tüm öğretim kurumları bir bütün olarak ele alınmalıdır. Tek tek ele alınınca uyum ve eşgüdüm sorunları yaşanmaktadır.
b) Yüksek öğrenim kurumlarının sorunları, mevzuat, kurumlaşma ve yönetim açılarından ele alınmalıdır.
c) YÖK Başkanlığı, rektörlükler, dekanlıklar ve bölüm başkanlıkları insan yetiştirme düzeninin yöneticisi olduklarına göre, demokratik bir yapılanmada yenilik ve değişim için onlar öncülük etmelidir.
d) Üniversitelerde demokratik bir yönetimin oluşması için yöneticilik seçimlerine bütün üniversitelerde aynı anda veya aynı dönemde gidilmelidir.
e) Yöneticiliklerin süresi kısaltılmalıdır. Bölüm başkanı her yıl seçilebilir, dekan ve rektörler iki yılda bir seçilmelidir.
f) Her yılda üç dönem öğrenim yapılarak, sekiz dönemlik bir lisans öğrenimi toplam üç yılda tamamlanabilir. Mart-Haziran, Temmuz-Ekim ve Kasım-Şubat olmak üzere üç dönem planlanabilir.
g) Okul isimleri, çocukları gereksiz yere yoracak şekilde çok uzun konulmuştur. Okul adlarında kısaltmaya gidilmelidir.
h) Okullarda gıda ve beslenmeye acilen titizlik gösterilmeye başlanmıştır. Bu titizliğin sürdürülmesi ve izlenmeye devam edilmesi gerekir.
ı) Toplumda yaşanan kavram kargaşası, hiç olmazsa öğretim ve öğrenim kurumlarında yaşanmamalıdır. Okullarda kullanılan dil konusunda titizlik gösterilmelidir. Günlük, anlaşılır, arı-duru Türkçe tercih edilmelidir.
ÖNERİLERİN AYRINTI VE GEREKÇELERİ:
Yüksek öğretimin sorunları sadece ortaöğretim sonrasında ele alınırsa yetersiz kalacağı açıktır. Ülkemizde ilköğretim, ortaöğretim ve yüksek öğrenim düzeylerini kapsayan bir bütünlük içinde öğretim kurumları iyi ve uyumlu bir düzene kavuşturulmalıdır. Eğitim ve öğretimde çağdaş bir yönetim yaklaşımı olarak toplam kalite yönetimi anlayışına göre üniversiteler ele alınırsa, bugün karşılaşılan sorunların çok önemli olanları ortadan kalkmış, diğer ayrıntıya ilişkin sorunlar çözüm yoluna girmiş olacaktır.
Bugün ülkemiz yüksek öğretim kurumlarında çok önemli yönetsel, yasal ve kurumsal sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunlar, öğretimin niteliğini de son yıllarda önemli ölçüde düşürmüştür. Yayınlanan istatistik verilere göre yayın sayıları oldukça yanıltıcıdır. Üretilen bilgilerin uygulanabilirlik veya kullanılabilirlik özellikleri de dikkate alındığı zaman üniversitelerimizde yapılan çalışmaların faydacılıktan uzak, hayatın akışından kopuk "fil dişi kulesi çalışmaları" olduğu anlaşılır. Üretime dönük çalışmalardan daha çok, sosyal bilimlerin masum maskesini takarak üretimden ve hayattan kopuk yararsız çalışmalar öğretim kurumlarında öne çıkmakta ve çıkarılmaktadır. İşin daha tehlikeli yönü ise uygulamadan kopuk bilim dalı öğretim üyelerinin öğretim kurumlarının başına yönetici olarak getirilmeleridir. Örneğin, bir tarihçi öğretim üyesinin iktisadi ve idari bilimler fakültesinin dekanlığına veya sosyal bilimler enstitüsü müdürlüğüne getirilmesi, o birimlerin yönünün uygulamadan ve hayattan daha çok uzaklaşmasına yol açmaktadır. Bu durum, bilimsel çalışmaların verimliliğini ve devinimini düşürmektedir.
Öğretimin niceliği sayılarla anlatılsa da niteliği ayrı bir ölçmeyi gerektirir. Öğrenimin kalite ve etkinliğinin hangi düzeyde olduğu, çağın ölçülerine göre yüksek öğrenim kurumlarının toplumsal ihtiyaçları ne kadar karşılayıp karşılamadığı en önemli sorunlardan biridir.
En küçük birimden en üst kurullara kadar ilköğretim ve ortaöğretimi de dikkate alarak ilkokuldan yüksek lisans programlarına kadar insan yetiştirme düzeninin yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Üniversite yönetimi, özerk bir anlayış içinde bölüm yönetiminden rektörlük seçimine kadar demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu yapılanma, hem üniversitelerin yönetsel işleyişi açısından önem taşımakta, hem de öğrenme sürecinde yetiştirilen öğrencilere iyi birer örnek oluşturmalıdır. Ne yazıktır ki sonuçları en az on beş-yirmi yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra ortaya çıkmaktadır. Şu anda asıl üzerinde durulması gereken husus, gençlerin geleceğe iyi hazırlanamamasıdır.
Üniversitelerde yaşanan sıkıntılar yeni değildir. Sistem öylesine yanlış temeller üzerine kurulmuştur ki yanlış uygulamaların da etkisiyle sistemden şikayet eden bilim adamları, yönetime karşı çıkıyor ve eleştiriyor önyargısıyla karşılanmış; insanlar adeta sindirilerek hiç ses çıkarmamaları istenmiştir. Öğretim düzeninin eksik ve yanlışlarını belirtmek, birim yöneticilerini eleştirmek biçiminde algılanmıştır. Bu yönde soruşturma geçiren öğretim üyelerinin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Artık herkes tarafından bilinmektedir ki, toplumun en yüksek öğrenim kurumlarında çok önemli sıkıntılar yaşanmaktadır. Yıllarca yaşanan sıkıntılar, değişim süreci içinde dışa vurmaya başlamıştır. Oysa evrensel bilgiyi ve özgür düşünceyi kararlılıkla savunan bilim adamları veya öğretim üyeleri üniversitelerin sıkıntılarını çeyrek asırdır sürekli ve canlı olarak zaten yaşamaktadır.
Üniversitelerin temel bazı görevleri vardır. Bunlar, bilimsel yöntemlerle bilimsel bilgiler üretmek, bilimsel araştırma-geliştirme faaliyetleri yaparak elde ettikleri sonuçları ve bulguları birey ve toplum hayatında kullanılabilir hale getirmek ve insan yetiştirmek üzere eğitim ve öğretim faaliyetlerini yürütmektir. Bunların hangisi, batı ölçülerinde başarılabilmektedir?
Üzülerek söylemek gerekirse sistem, ne öğreticiyi öğretmeye ne de öğrenciyi öğrenmeye teşvik etmektedir. Başarılı sayılmak için öğrenmek değil, denileni yapmış olmak yeterli sanılmaktadır. Sınav ve değerlendirme düzeni, öğrenme eylemini sınayamamaktadır. Yüksek öğrenim kurumlarından ne ölçüde başarılı çıktığının sınanmasını herkes iş hayatına ertelemektedir. Bunun sonuçlarının bedeli ve faturası da hem bireylere hem de tüm topluma çok ağır ödettirilmiş olmaktadır.
Yüksek öğrenim kurumları için hazırlanmaya çalışılan yasalar, sadece üniversitelerle sınırlı kalmaz; ilköğretimi ve ortaöğretimi de kapsayacak şekilde bir öğretim ve öğrenim kurumları reformu olarak öteden beri süregelen kronik yapısal sorunların çözümüne önemli birer başlangıç olmalıdır.
İnsan yetiştirme kurumlarımızın temelden ele alınması gerektiği bilinciyle, yıllarca sıkıntısını yaşadığımız ve üzerinde kafa yorduğumuz yüksek öğrenim kurumlarının iyileştirilmesi bağlamında birkaç temel konuya ilişkin bazı öneriler şöyle sıralanabilir:
- Yüksek öğrenim kurumlarının sorunları, mevzuat, kurumlaşma ve yönetim açılarından ele alınmalıdır. Mevzuat açısından anayasa ve yasadaki değişiklikler acilen yapılırken, kurumlaşma ve yönetim de önceden dikkate alınmalıdır. Kurumlaşma, mevcutlarda küçük değişiklikler yaparak değil; köklü değişimler tasarlayarak başarılmalıdır. Yasanın uygulaması ve kurumun işlemesi kesinlikle yönetime bağlıdır. En iyi yasalar çıkarılsa bile, üniversitelerin tüm birimlerinde demokrat ve becerili yöneticiler olmazsa yürütme başarılamayacaktır.
- Öğretim kurumları, ilköğretim, ortaöğretim ve yüksek öğrenim (üniversiteler) olmak üzere bir bütün olarak ele alınmak suretiyle sorunlar belirlenmeli ve çözümler geliştirilmelidir.
- Üniversitelerde demokratik bir yönetimin oluşması için, bütün üniversitelerde bölüm başkanı, dekan ve rektör seçimine aynı anda gidilmelidir. Sonraki yıllarda rektörlüklerde boşalmalar ve eksilmeler olduğu zaman, kalan süreyi doldurmak üzere sadece o üniversite için yeni bir rektör seçimi yapılmalıdır.
- Yöneticiliklerin süresi üç veya dört yıl çok uzun olduğu için bir-iki yıla indirilmelidir. Fakülteler içinde bölüm başkanlığı her yıl; dekanlık ve rektörlük seçimleri iki yılda bir yapılabilir. Öğretim üyelerinin güven ve desteğini almaya devam edenler yeniden seçilerek görevlerini sürdürebilir. Desteğini yitirenler yönetimden el çekmiş veya çektirilmiş olur. Rektörlük seçimleri en çok iki yıllığına yapılmalıdır. Bu şekilde birim yöneticileri etkili izlenmiş ve kendiliğinden denetim çalıştırılmış olur.
- Öğretim yılı iki dönemden oluşarak, lisans düzeyinde öğretim sekiz dönem ve dört yıl sürmektedir. Böyle bir düzenleme, uzun yıllar önce tasarlanmış, iletişimin, teknolojinin, ekonomik ve kültürel gelişmenin geri ve yavaş olduğu dönemlerde uygulanmıştır. Oysa bugün, bunca gelişmeden sonra, her yılda üç dönem öğrenim görülebilir. Sekiz dönemlik bir lisans öğrenimi toplam üç yılda tamamlanabilir. Mart-Haziran, Temmuz-Ekim ve Kasım-Şubat olmak üzere üç dönem planlanabilir. Her dönem sonunda kısa süreli tatiller verilebilir. Her yıl üç dönem olunca, yüksek öğrenimden yararlanma kapasitesi arttığı gibi, zaman tasarrufu, emek tasarrufu, ekonomik kaynak tasarrufu ve benzeri tasarruflar sağlanabilir. Yüksek öğrenimini bir an önce tamamlayan enerji dolu genç nüfus bir an önce üretime katılarak ekonomiye ve iş hayatına da önemli katkılar sağlar.
- Okul isimleri, çocukları gereksiz yere yoracak şekilde çok uzun konulmuştur. Okul adlarında kısaltmaya gidilmelidir. Kısaltmaların mümkün olmadığı okul isimleri, öğrencilerde yılgınlığa, öğrenimden de usanmaya yol açmaktadır.
- Okullarda gıda ve beslenme koşulları, kantinlerde satışa sunulan hazır gıdalar, çocukların sağlığını genç yaşta bozma noktasına gelmektedir. Son zamanlarda titizlik gösterilmeye başlansa da bu titizliğin sürdürülmesi ve izlenmeye devam edilmesi gerekir.
- Toplumda yaşanan kavram kargaşası, hiç olmazsa öğretim ve öğrenim kurumlarında yaşanmamalıdır. Öğrenme, anayasa ve yasalarda belirtildiği gibi evrensel bir insan hakkıdır. Öğretme, devletin bilgisi olan insanlara yüklediği bir görevdir. Eğitim ise insanlara bazı becerileri kazandırmak için uygulanan bir süreçtir. Bu anlamda eğitim bir hak değildir. Evrensel insan hakkı olan şey, öğrenme ve bilgilenme özgürlüğüdür. Öğretme ise öğrenmek isteyen insanlara yardımcı olmak üzere görevlendirilen öğretmen, öğretim görevlisi ve öğretim üyesi olanlara veya ilköğretim, ortaöğretim ve yüksek öğrenim kurumlarına devletin yüklediği görevdir.
Toplumda yaşanan kavram kargaşası, hiç olmazsa öğretim ve öğrenim kurumlarında yaşanmamalıdır. Şöyle ki: Çoğu insan, pek çok kelime ve kavramı pek düşünmeden, bazen de anlamını bilmeden kullanmaktadır. Bunların başında eğitim, öğretim ve öğrenim gibi kavramlar gelmektedir. İletişim araçlarının çok geliştiği bilgi çağında bugün artık tartışılmaktadır ki, insanları eğitmeye çalışmak yerine, onlara bilgiyi öğretmek yeterli olacaktır. Bugün eğitim kavramından da öte, öğretme kavramı bile insan hak ve hürriyetleri açısından tartışılmakta; insan için daha uygun olanın “öğrenme” olduğu kabul edilmektedir. En önemli çağdaş hak ve özgürlükler arasında “öğrenme hak ve özgürlüğü” vardır. Bütün insanlar öğrenim hak ve özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, inanç özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, teşebbüs özgürlüğü, seyahat özgürlüğü gibi diğer hak ve özgürlüklerle birlikte kutsaldır. Anayasa ve yasalarla korunmuştur.
Devletin eğitim ve öğretim kurumları olarak anılan resmi ve özel kuruluşlar, yurttaşların öğrenme özgürlüğünü güvence altına alması gerektiği gibi, insanların öğrenmek istediklerinde onlara yardımcı olmak, imkan ve araçlar sağlamak ve kolaylaştırmak gibi bir yükümlülükleri de vardır. Öğretme görevi ve öğrenme hakkı arasında var olan çok önemli bir fark gözden kaçırılmamalıdır. Birileri kendisini öğretme görevinde gördüğünde, dolaylı olarak insanların temel hak ve özgürlüklerinin sınırlarını zorlamakta; çoğu zaman da çiğnemektedir. Sonuç itibarıyla, biri diğerine öğrettiğinin karşılığı olarak çok ağır bedeller beklemektedir. Oysa öğrenmenin sonucunda köleliğe değil, özgürlüğe ulaşılır. Bilgi, insana köleliği değil özgürlüğü, bağımlılığı değil bağımsızlığı getirir. Konunun çerçevesi, kişi ve kurumların öğretme görevinden çıkarılarak, bireylerin öğrenme hakları üzerine oturtulursa çağdaş ve doğru bir anlayışa ulaşılacaktır.
Öğretmen, öğretim üyesi, öğretici gibi kavramlar, bu faaliyetleri yapanlara iltifat amacıyla verilmiş büyük bir payedir. Ancak, bütün bunlardan daha önemlisi, talebe, öğrenci ve öğrenici kavramlarının daha çok ön plana çıkmasıdır. Çünkü bilgilenmek ve öğrenmek isteyenler, eğer öğrenci ise, onların bu haklarının sağlanması için bütün araç ve gereçler, imkan ve fırsatlar sunulmalıdır. Kaldı ki, öğrenecek olanlar bugün anlaşılan anlamda sadece öğrenciler değildir. Yaşayan her insan, yaşamak için öğrenmek zorundadır. Yaşadığınız sürece öğrenmek zorundasınız. Bu nedenle öğrenme, birinci sınıf ile son sınıf arasına sıkıştırılmış, eğitim ve öğretim çalışmalarıyla karıştırılmış bir biçimsel program değildir. Aksine, “beşikten mezara kadar öğrenmeyi” amaçlayan ve insanları doğal ortamında geliştiren yaygın ve dinamik bir süreçtir. Bu nedenle yaşamak için öğrenmek, mutlaka öğrenmek zorundayız. Başkalarının öğretmesine muhtaç olmadan, hele hele eğitmesine mecbur kalmadan kendimiz gibi diğer insanlara kul-köle olmadan öğrenmek zorunda olduğumuzu anladığımızda, öğrenme süreci daha çok ivme kazanacaktır. Bu ivmeli öğrenmenin başarısı, büyük ölçüde öğreticilerin itme gücüne değil, öğrenicilerin çekim gücüne bağlıdır. Öğretme ile öğrenme arasındaki ayrımın önemi burada aranmalıdır. Her iki kavram da eğitim kavramından tamamen farklıdır.
Öğrenme, anayasa ve yasalarda belirtildiği gibi evrensel bir insan hakkıdır. Öğretme, devletin bilgisi olan insanlara yüklediği bir görevdir. Eğitim ise insanlara bazı becerileri kazandırmak için uygulanan bir süreçtir. Bu anlamda eğitim bir hak değildir. Evrensel insan hakkı olan şey, öğrenme ve bilgilenme özgürlüğüdür. Öğretme ise öğrenmek isteyen insanlara yardımcı olmak üzere görevlendirilen öğretmen, öğretim görevlisi ve öğretim üyesi olanlara veya ilköğretim, ortaöğretim ve yüksek öğrenim kurumlarına devletin yüklediği görevdir.
Okullarda kullanılan dil konusunda titizlik gösterilmelidir. Günlük hayatta anlaşılır olan arı-duru Türkçe tercih edilmelidir. Çünkü dil, bir toplumun inanç ve düşünce dünyasının göstergesidir. Dili bozuk bir neslin düşüncelerinin tutarlı olması mümkün değildir. Karamanoğlu Mehmet Bey’in duyarlılığı bugün de gösterilebilir.



















