Dün Bolu’da çıkan yangını izlerken içimde tarifi zor bir sıkıntı belirdi. O alevlerin yükseldiğini, insanların çaresizce izlediğini görmek, göğsümde ağır bir yük gibi oturdu. Ne hissettiğimi tam olarak bilmiyorum. Üzüntü var, öfke var, korku var, ama en çok da bir çaresizlik var. Sanki ne yaparsam yapayım hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi. Bu ülkede büyüyen herkes gibi, yaşadığımız coğrafyanın ağırlığını omuzlarımda hissediyorum.
“İç sıkıntısı; kaçırılmış bir hayatın ağırlığıdır. Başka bir yaşamın mümkün olduğunun farkındayken, saçma bir hayatın içinde sıkışmış olmanın sessiz çığlığıdır.”
Bu cümleyi okuduğumda içimde bir şey yankılandı. Hepimiz bir şeylerin daha iyi olabileceğini biliyoruz. Daha güvenli bir ülkede yaşayabileceğimizi, felaketler karşısında daha hazırlıklı olabileceğimizi, önlemler alınabileceğini… Ama yine de, bir noktada sıkışıp kalıyoruz. Bazen isyan ediyoruz, bazen kabulleniyoruz, bazen de her şeye duyarsızlaşıp hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyoruz. Ama hislerimiz, içimizde bir yerlerde birikiyor.
Psikolojik olarak bu tür olayların bizi neden bu kadar etkilediğini anlamak önemli. İnsan beyni, tehlikeleri algılamak ve onlara karşı harekete geçmek üzerine programlanmıştır. Ancak bir felaket karşısında hiçbir şey yapamamak, beynimizdeki bu doğal mekanizmayı bozar. Normalde bir tehditle karşılaştığımızda ya savaşırız ya da kaçarız. Ama biz ne kaçabiliyoruz ne de savaşabiliyoruz. Olayın tam ortasında değiliz ama bir şekilde içindeyiz. Haberleri izliyoruz, görüntüler zihnimizde canlanıyor, kayıpları düşünüyoruz, ama hiçbir şey yapamıyoruz. İşte bu, beynimizde derin bir çaresizlik duygusu yaratıyor.
Psikolojide bu duruma “öğrenilmiş çaresizlik” diyoruz. Yani ne yaparsak yapalım hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmak. Yangınlar sönüyor ama yaralar kalıyor. Depremler bitiyor ama kayıpların acısı hiç geçmiyor. İnsan hayatları yok oluyor ama sistem hep aynı kalıyor. Zamanla, her şeyin böyle devam edeceğine inanıyoruz. İşte bu yüzden tükeniyoruz, umutsuzlaşıyoruz, içimizdeki mücadele gücünü kaybediyoruz.
Ama işin aslı şu ki, biz sandığımız kadar güçsüz değiliz. Bir şeyleri değiştirme gücü bizde. Her şey bir anda düzelmeyecek belki ama bu, hiçbir şey yapamayacağımız anlamına gelmiyor. Çaresizlik dediğimiz şey, aslında içimize işlenmiş bir yanılsama. Çünkü bazen küçük bir hareket bile büyük bir değişimin başlangıcı olabilir.
Peki, içimizdeki bu sıkıntıyı hafifletmek için ne yapabiliriz? Öncelikle, duygularımızı bastırmamalıyız. “Yine böyle bir şey oldu, yine üzülüyoruz, ama ne faydası var?” demek yerine, hissettiklerimizi anlamaya çalışmalıyız. Çünkü bastırılan duygular kaybolmaz, sadece içimizde daha derin bir yara açar. Birbirimizle konuşmalıyız. Duygularımızı paylaşmalı, yalnız olmadığımızı hatırlamalıyız. Çünkü paylaşılan acılar hafifler.
İkinci olarak, kontrol edemediğimiz şeylere değil, elimizden gelenlere odaklanmalıyız. Bir yangını tek başımıza durduramayabiliriz ama yardım edebiliriz. Bir sistemin tamamını değiştiremeyebiliriz ama bir şeyleri sorgulayabiliriz. Bu olaylar karşısında elimizden hiçbir şeyin gelmediğini düşünmek yerine, ne yapabileceğimizi sormalıyız. Çünkü hiçbir şey yapmamak, en büyük çaresizliktir.
Ve belki de en önemlisi, umudumuzu kaybetmemeliyiz. Umut dediğimiz şey, bazen büyük değişimler beklemek değildir. Küçük bir iyiliği, küçük bir dayanışmayı, küçük bir adımı fark edebilmektir. Bizi bu hayatta ayakta tutan şey, elimizden bir şey gelmediğini düşündüğümüz anlarda bile, birbirimize tutunabilmemizdir.
Bolu’daki yangın belki de son olmayacak. Ama biz her felaketten sonra içimizde büyüyen bu çaresizliği kabullenirsek, işte o zaman gerçekten hiçbir şey değişmeyecek. Daha güvenli, daha iyi bir hayat mümkün. Ve onu yaratmak için elimizden geleni yapmak zorundayız. Çünkü hiçbir şey yapmamak, hiçbir şeyin değişmeyeceğini kabul etmek demektir. Ama biz kabul etmek zorunda değiliz.



















