Hepimiz hayatımızın bir noktasında şunu hissetmişizdir: Karşımızdaki kişi, bizim hakkımızda ne düşünüyor? Bir sohbetin ortasında, belki bir arkadaş ortamında ya da yeni tanıştığımız birinin yanında, içten içe bir huzursuzluk… Ya beni gerçekten sevmiyorsa? Ya söylediğim bir şey yüzünden sıkıldıysa? Hatta belki, konuşma bittikten sonra saatlerce kendimizi sorguladık. “Keşke şunu söylemeseydim.” ya da “Sanırım beni pek de hoş bulmadı.” Bu tür düşünceler o kadar yaygındır ki, çoğumuz onları yalnızca kendimize has zannederiz. Ama gerçek şu ki, bu duygular evrenseldir. Hepimiz bir şekilde dış onaya ihtiyaç duyarız. Kabul görmek, beğenilmek ve sevilmek insan doğasının en temel psikolojik ihtiyaçlarından biridir. Ancak burada bir paradoks var: Neden bazen bu kadar güçlü bir sevgiye ve onaya ihtiyaç duyarken, karşımızdakilerin bizi gerçekten sevme ihtimalini hafife alırız?
Zihnimiz, biz fark etmesek de çoğu zaman kendi aleyhimize çalışır. Bu durumun birkaç nedeni var. Öncelikle, insan beyni olumsuz deneyimlere daha fazla odaklanma eğilimindedir. Evrimsel olarak, hayatta kalmak için tehditlere karşı tetikte olmak zorundaydık. Günümüzde bu tehditlerin yerini sosyal kabul ve reddedilme korkusu aldı. Ancak beyin, eski alışkanlıklarını sürdürüyor: “Ya sevilmezsem?” düşüncesini sürekli gündemde tutuyor. İkinci olarak, kendimize karşı fazlasıyla eleştirel bir yaklaşım sergiliyoruz. Kusurlarımızı büyütüp, olumlu yanlarımızı küçültme eğilimindeyiz. Karşımızdakinin bizi sevmesini zorlaştıran nedenler ararken, kendimizde bulduğumuz “eksikler” yüzünden bu sevgiye layık olmadığımızı düşünebiliyoruz. Üçüncü neden ise dış onay ihtiyacının yarattığı kırılganlık. Kabul görmek, bizi güvende hissettirir. Ancak aynı zamanda bu ihtiyacımız, başkalarının bizimle ilgili görüşlerini sürekli sorgulamamıza neden olur. Biraz daha basit bir ifadeyle: Başkalarının bizi sevip sevmediğinden emin olamadığımızda, en kötü ihtimali varsayıyoruz.
Tam da burada, psikolojide “liking gap” yani “beğenme farkı” dediğimiz ilginç bir kavram devreye giriyor. Araştırmalar, sosyal etkileşimlerimizin ardından çoğumuzun diğer insanların bizi ne kadar sevdiğini ya da bizimle vakit geçirmekten ne kadar keyif aldığını hafife aldığını gösteriyor. Başka bir deyişle, insanlar bizi düşündüğümüzden çok daha fazla seviyor. Harvard ve Cornell gibi üniversitelerde yapılan çalışmalar, insanların genellikle kendi sosyal performanslarını olduğundan daha düşük algıladığını ortaya koyuyor. Örneğin, bir toplantıda ya da bir dost meclisinde söylenen yanlış bir söz ya da yapılan ufak bir gaf, zihnimizde dev bir problem haline gelirken, karşımızdaki insanlar bunu fark etmiyor bile. Biz kendimizi eleştiri yağmuruna tutarken, onlar bizim samimiyetimizi ya da güler yüzümüzü hatırlıyor.
“Beğenme farkı”nın bir diğer yönü de şu: Kendimizi sürekli analiz etmekle meşgul olduğumuz için, karşımızdaki kişinin bizimle ilgili olumlu düşüncelerini fark etmiyoruz. Halbuki, insanlar genellikle beklediğimizden çok daha iyi izlenimlerle yanımızdan ayrılıyor. Peki, bu farkındalıkla ne yapabiliriz? Öncelikle, kendimizi hafife alma alışkanlığından kurtulmaya çalışmalıyız. Zihnimizin bu tür oyunlarını fark etmek, ilk adımdır. Bir sohbetin ardından kendinizi gereksiz yere eleştirdiğinizi fark ettiğinizde, şunu hatırlayın: Bu yalnızca bir algı hatası.
Ayrıca, başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü kontrol edemeyiz ama kendimize gösterdiğimiz şefkati artırabiliriz. Bize sevgiyle yaklaşılmayı beklerken, önce kendi kusurlarımıza sevgiyle bakmayı öğrenmeliyiz. Unutmayın, insanlar sizi düşündüğünüzden çok daha fazla seviyor. Bunun kanıtı belki de küçük bir gülümsemede, samimi bir bakışta ya da size edilen bir teşekkürde saklıdır. Belki de tek yapmanız gereken, bu işaretleri görmeye açık olmak.
Sonuç olarak, bir dahaki sefere sosyal bir ortamda kendinizi huzursuz hissettiğinizde, derin bir nefes alın ve şu gerçeği hatırlayın: Zihniniz size haksızlık ediyor. Siz düşündüğünüzden daha değerlisiniz.



















